Allah (Celle Celaluh) kullarının ne yapacağını önceden bilir. Kullar gerçek anlamda yaptıklarının failidir. Allahu Teâlâ ise fiillerinin yaratıcısıdır. Kulun amelleri, kudreti ve iradesi vardır. Allah hem kulların hem de kudret ve iradelerinin yaratıcısıdır.

Şayet insanlar küfür, şirk vb. masiyetleri irtikap etmeyi ihtiyar etmemiş (istememiş) olsalardı, Allah onlara asla azap etmezdi. Çünkü Allah adildir, hiç kimseye asla zulmetmez. Allah’ın kaderi ile ikrahsız (zorlama olmaksızın) günah işlemeye delil getirmek, günah işleyenlere Allah’ın ceza vaadi açık olduğu halde O’nu zulme nispet etmektir. Bu ise Allah’ın adaletine imanı yok eden bir iştir.

Allahu Teâlâ insanlara, gayb olan kaderini bilip ona göre hareket etmekle mükellef kılmamıştır. Aksine emir ve yasaklarını bilip ona göre hareket etmekle mükellef kılmıştır. Kullar bu öğrenmeye ve tatbik etmeye gayret gösterdiklerinde Allah onları hidayete erdireceğini, gönüllerini İslam’a açacağını kararlaştırmıştır. Kullara düşen görev mükellef oldukları ubudiyeti yerine getirmektir.

Allahu Teâlâ dileseydi bütün insanları hidayet üzere yaratırdı. Ancak Âlim ve Hâbir olan Mevla, Adem (Aleyhi’s-Selam) in çocuklarını hidayet ve dalalet yönlerine gitme üzere güç ve kuvvet vererek imtihan etmeyi diledi. Onlardan hidayete ve hidayet üzere yönelecek kimselere yardım etmeyi, dalalete yönelen kimseleri de o halde terk etmeye irade etti.

﴾ O (Allah) yaptığından sorulmaz ama onlar sorulurlar.﴿ [1]

Allah küfrü sevmez, kullarının küfre girmesine razı olmaz. Kendisine asi olunmasını sevmez, Kullarının kendisine isyan etmelerine razı olmaz.[2]

Mü’minin kaza ve kader meselesinde söze dalması şer’an istenilmeyen bir şeydir. Onun anlamını ve derecelerini bilmesi ve iman etmesi ona yeterlidir. Allah, bu konuda bizim nelere muhtaç olduğumuzu bildi ve onu bize beyan etti. Bilgisini bizden gizlediği hususlarsa bizim muhtaç olmadığımız şeylerdir. Onları araştırarak külfet altına girmez, bu hususta helak olanlar gibi helak olmaktan sakınırız. Kader, karanlık bir yoldur; o yola girmemek, çok derin bir denizdir; ona dalmamak, Allah’ın sırrıdır; araştırarak kendini boşa külfete sokmamak gerekir. Ali (Radıyallahu Anh):

“Her kim Allah’a ‘Niçin böyle yaptı?’ derse Kitabın hükmünü reddetmiş olur. Kitabın hükmünü reddeden de kafirlerden olur.” demektedir.

İlim iki kısımdır: Mahlukat içerisinde var olan ilim, mahlukat içerisinde kayıp olan (bilinmeyen) ilim. Var olan ilmin inkarı da, bilinmeyen ilmin iddiası küfürdür.

Bu din Allah’ın hikmetine ve iradesine teslim olma üzere bina edilmiştir. Allah’ın emirlerinden birinin saygınlığı ve itibarı, önce onu tasdik etmek, peşinden onun gereği ameli yapmaya azimet göstermek, sonra süratle onu pratiğe dönüştürmektedir.

Kul, kendisine isabet eden bir şeyin isabet etmemesinin, isabet etmeyen bir şeyin de isabet etmesinin mümkün olmadığını kesin bilinceye kadar imanın hakiki tadını bulamaz. “Kadere, onun hayrına ve şerrine iman edinceye kadar mümin olamazsın.” sözündeki ‘Kadere iman edinceye kadar’ sözünün anlamı kişiye isabet eden bir şeyin isabet etmemesi, kişiye isabet etmeyen bir şeyin de isabet etmesinin mümkün olmadığını bilmek ve inanmaktır. “Her kim bu inancın dışında ölürse o benden değildir.”[3]

Kadere iman eden mü’min hayır ve şerri kendisine takdir eden Allah’ın hikmet ve rahmet sahibi olduğunu bilir. Dolayısıyla nimete nankörlük etmez, musibetle imtihan olduğunda da sabırsızlık göstermez. O genişlik halinde şükredici, darlık halinde de sabredicidir. Bu sebeple her hali hayırdır.

Kadere rıza, belaya sabır ve Allahu Teâlâ’nın hükmüne mutmain olarak teslimiyet, nefis binasının üzerinde durduğu en önemli esaslardır. Geri dönmek yok, nedamet ve hüsran yok, ‘Keşke şöyle olsaydı yahut böyle yapsaydık şöyle şöyle olurdu.’ yok fakat ‘Allah böyle takdir etti ve dilediğini yaptı.’ var.

İşte bu akidede kalbin sekineti, bedenin rahatı, gam ve kederi terk vardır. Nefsin parçalanması, sinirlerin bozulması yoktur. Aksine hoşnutluk, huzur, saadet, rahatlık ve itminan vardır. Gönül genişliği ile Allah’ın adaletine, ilmine ve hikmetine itimat ederek O’na tevekkül vardır. Bu, vesvese ve kuruntulardan sığınılacak yegane makamdır.

Kadere imanın Allah’a tevekkülle beraber bizi sebeplere yapışmaya memur ettiğini aklımızdan çıkarmamamız şarttır. Sebeplere yapışmak da Allah’ın izni olmaksızın bizi neticeye ulaştırmayacaktır. Sebepleri yaratan varlık neticeyi ve semereyi yaratan varlıktır.

Sebeplere yapışmayı terk etmek Müslüman’a haramdır. Zira sebeplere yapıştırmak da kadere inanmanın içine girer. Bu ona münafı değil, aksine onun gereğidir. Rızık Allah’ın elinde olmasına rağmen rızık talebi için say-u gayreti terk etmek günahtır.

Sebeplere yapışmaya dil uzatan sünnete dil uzatmıştır. Tevekküle dil uzatan da imana dil uzatmıştır. Tevekkül Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) nin halidir. Sebeplere yapışmaksa onun sünnetidir. Onun hali üzere amel edip tevekkül ederek sünnetini terk etmemelidir.

Vallahu a’lem, ve’s-salatu ve’s-selamu alâ Rasûlina Muhammed ve’l-hamdu lillahi Rabbi’l-alemîn.

[1] Enbiya 23

[2] Zümer 7

[3] Ebu Davud 4700, Tirmizî 2244

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir